BAYRAM YILMAZ

Yayın

Paris Yalnızlığı

Ebat 23×26 cm
152 sayfa + kapak + yan kağıt
İçler 170 gr kuşe
Duo Tone + yarı mat dispersiyon lak
Kapak 2,5 mm Smurfit mukavva üzeri ithal koyu yeşil cilt bezi sıvama

Arzularımın peşinden mi gidiyordum, yoksa Paris’e olan merakımdan mı, ya da benliğimdeki sorulara en iyi cevabı alabileceğim bir kent olduğu için mi buradaydım? Kesin olan bir şey var ki: Paris, her köşesinde bir hikâye barındıran, tarih ve sanatla iç içe geçmiş, sokaklarında atacağınız her adımda sizi yeni keşiflere çağıran bir şehir. Türk edebiyatında, siyasetinde ve entelektüellerinin üretimlerinde derin izleri olan bu şehre ilk gelişimde, burada zamanın durduğunu hissetmiştim. Kaldırımlarını, sokaklarını, kafelerini, meydanlarını ve tarihi mekânlarını dolduran kalabalıklara rağmen, Paris hâlâ yalnız ve tarihsel derinliğiyle baş başa kalmış bir şehir izlenimi veriyordu.
Öyle bir atmosferi var ki şehrin; Bastille Hapishanesi baskını için kurulan barikatlar, ara sokaklardan yeni kaldırılmış ama barut kokuları henüz geçmemiş gibi. Kraliçe Marie Antoinette, III. Alexandre Köprüsü’nden yeni geçmiş ama şehrin parke taşlarıyla kaplı sokaklarında ilerleyen at arabasının sesi hâlâ kulaklarımda. Meraklı kalabalıkların dolaştığı Concorde Meydanı’nda, Jakobenlerin idamı için kurulan giyotinler henüz kaldırılmamış. Jean-Paul Sartre, evini ısıtmaya parası olmadığı için yazılarını yazmaya geldiği Café de Flore’dan yeni ayrılmış gibi.
Her sokağın ve her taşın üzerindeki geçmişten kalan izler beni hep farklı yönlere çekti.. Şehirdeki onca kalabalığa rağmen, boşluğa asılan yaşamlar gibi herkes yalnız. Bir futbol maçında bir araya gelen insanların tesadüfi buluşmaları gibi bir aradalar, ama yalnızlar. Paris’te yalnızlık, bazen insanlara içindeki derin boşluğu hissettiren bir gölge gibi, bazen de kalabalıkların içinde kaybolmuş bir sessizliktir.
Bu yalnızlık hissini daha derinden kavrayabilmek için, seyahatlerimden birini yalnız gerçekleştirdim ve kiraladığım motosikletle 10 gün boyunca şehri yeniden keşfettim. Marco Polo, “Yolcu, sahip olduğu tenhayı tanır; sahip olmadığı ve olmayacağı kalabalığı keşfederek,” demişti. Paris, tam da böyle bir yerdi. İnsanlar kalabalığın içinde kayboluyor ama bir yandan da içsel yalnızlıklarını keşfediyorlar. Şehirde her köşe, her an ve her adım benim için bir kayboluştu; ama bu kayboluş, aynı zamanda bir keşifti. Sanırım Paris’in beni sıkça çağırmasının nedeni buydu; ben de kendi tenhamı tanımak için birçok kez gelmişim bu yalnız şehre.
Dönüşlerim, güneşin batışıyla evine dönen aylaklar gibi yorgun ama yükü hafiflemiş seyyahlar gibi oluyordu her defasında. Paris’teki her yolculuk, her keşif, insanı biraz daha hafifletiyor ama bir o kadar da derinleştiriyordu. Yine Marco Polo’nun dediği gibi, “Yolculuk yapa yapa, farklılıkların kaybolduğunu fark eder insan.” Paris’te de öyleydi. Her adımda bir kayboluş, ama her kayboluşun içinde bir buluş vardı. Paris, hem kaybolduğum hem de kendimi yeniden bulduğum bir şehirdi.
Bayram Yılmaz

Paris Yalnızlığı

Ebat 23×26 cm
152 sayfa + kapak + yan kağıt
İçler 170 gr kuşe
Duo Tone + yarı mat dispersiyon lak
Kapak 2,5 mm Smurfit mukavva üzeri ithal koyu yeşil cilt bezi sıvama

Arzularımın peşinden mi gidiyordum, yoksa Paris’e olan merakımdan mı, ya da benliğimdeki sorulara en iyi cevabı alabileceğim bir kent olduğu için mi buradaydım? Kesin olan bir şey var ki: Paris, her köşesinde bir hikâye barındıran, tarih ve sanatla iç içe geçmiş, sokaklarında atacağınız her adımda sizi yeni keşiflere çağıran bir şehir. Türk edebiyatında, siyasetinde ve entelektüellerinin üretimlerinde derin izleri olan bu şehre ilk gelişimde, burada zamanın durduğunu hissetmiştim. Kaldırımlarını, sokaklarını, kafelerini, meydanlarını ve tarihi mekânlarını dolduran kalabalıklara rağmen, Paris hâlâ yalnız ve tarihsel derinliğiyle baş başa kalmış bir şehir izlenimi veriyordu.
Öyle bir atmosferi var ki şehrin; Bastille Hapishanesi baskını için kurulan barikatlar, ara sokaklardan yeni kaldırılmış ama barut kokuları henüz geçmemiş gibi. Kraliçe Marie Antoinette, III. Alexandre Köprüsü’nden yeni geçmiş ama şehrin parke taşlarıyla kaplı sokaklarında ilerleyen at arabasının sesi hâlâ kulaklarımda. Meraklı kalabalıkların dolaştığı Concorde Meydanı’nda, Jakobenlerin idamı için kurulan giyotinler henüz kaldırılmamış. Jean-Paul Sartre, evini ısıtmaya parası olmadığı için yazılarını yazmaya geldiği Café de Flore’dan yeni ayrılmış gibi.
Her sokağın ve her taşın üzerindeki geçmişten kalan izler beni hep farklı yönlere çekti.. Şehirdeki onca kalabalığa rağmen, boşluğa asılan yaşamlar gibi herkes yalnız. Bir futbol maçında bir araya gelen insanların tesadüfi buluşmaları gibi bir aradalar, ama yalnızlar. Paris’te yalnızlık, bazen insanlara içindeki derin boşluğu hissettiren bir gölge gibi, bazen de kalabalıkların içinde kaybolmuş bir sessizliktir.
Bu yalnızlık hissini daha derinden kavrayabilmek için, seyahatlerimden birini yalnız gerçekleştirdim ve kiraladığım motosikletle 10 gün boyunca şehri yeniden keşfettim. Marco Polo, “Yolcu, sahip olduğu tenhayı tanır; sahip olmadığı ve olmayacağı kalabalığı keşfederek,” demişti. Paris, tam da böyle bir yerdi. İnsanlar kalabalığın içinde kayboluyor ama bir yandan da içsel yalnızlıklarını keşfediyorlar. Şehirde her köşe, her an ve her adım benim için bir kayboluştu; ama bu kayboluş, aynı zamanda bir keşifti. Sanırım Paris’in beni sıkça çağırmasının nedeni buydu; ben de kendi tenhamı tanımak için birçok kez gelmişim bu yalnız şehre.
Dönüşlerim, güneşin batışıyla evine dönen aylaklar gibi yorgun ama yükü hafiflemiş seyyahlar gibi oluyordu her defasında. Paris’teki her yolculuk, her keşif, insanı biraz daha hafifletiyor ama bir o kadar da derinleştiriyordu. Yine Marco Polo’nun dediği gibi, “Yolculuk yapa yapa, farklılıkların kaybolduğunu fark eder insan.” Paris’te de öyleydi. Her adımda bir kayboluş, ama her kayboluşun içinde bir buluş vardı. Paris, hem kaybolduğum hem de kendimi yeniden bulduğum bir şehirdi.
Bayram Yılmaz